Katil, Fahişe ve Onlarla Beslenen Şehir

Önce şehir
Sonra fahişe
Ve ardından katil
Düş’tüler kelimelerime…

Takvimler düzenli olarak yaprak döküyordu. Aylardan Kasım'dı ve kış beklendiği gibi geçmiyordu. Aslına bakarsanız kış hiç beklenmiyordu. Uğramadan gitmesini umuyordu birçok aile. Bazı evlerin kış hazırlıklarından hiç eksik olmazdı kestane kokusu… Sobanın ısıtma çabalarının fayda etmediği yastık altı konuşmalar tabi akabinde alışıldık karbon monoksit zehirlenmeleri… (Öksürük tutan fabrika bacalarını… Çayın buğusunun daha da anlamlı kıldığı gönül alma mesailerini… Bir dahaki ihanette görüşmek üzere vedalaşmaları… Sürekli ayrılıktan söz eden şarkıları… Yalnızlığın iyiden iyiye hissedildiği saatlerde gelip tam da sizin camınızın önüne konan çifte kumruları... Bütün duyularıyla küsmüş canlıları… Yakartopta kazandığı canları yakın arkadaşlarıyla paylaşanları… Bombardımanlara özel ‘cansız’ yayınları… Kayıt dışı ya da köprü altı medeniyetlerde kim’likleri sorgulanan kimsesizleri… Zemheri gecelerinde güneşi görse sarılacak psikolojideki yıldızları… Bunun astrolojiyle ilgili olduğunu sananları… Hikâyeye dâhil ederken Anlatıcı…) Haber ajansları kalın giyinmeyi öneriyordu yazının dışında kalanlara. Görüş mesafesi azalan harflerim soruların rotasında yola devam ediyordu. Bir mevsime neden hazırlanır insan? Neden naftalinle muhafaza eder yazlık elbiselerini? Dokunuşlar tazeliğini korusun diye mi? Hiç sanmam! İlkbaharda içinde çınlayan çocuk sesleri neden güz geldiğinde bir ihtiyarın hıçkırıklarına dönüşür. Ve neden kış soğuk tutar arasını bizimle. Kardan adamların kardan mıdır yürekleri de? Kim bilir… Zaman cümlelerimin topraklarındaki ilerleyişini sürdürürken, hayat yaşanılanlara yine seyirci kalıyordu. Herkesin kanında birer kayıp uygarlık barındırdığı İstanbul… Peygamberlerin rüyası İstanbul... Şairler sayesinde her şeye benzetilmiş ama aslında hiçbir şeye benzemeyen İstanbul… Bazı vakitler elden ayaktan kesiliyordu. Eminim Tanrının da birkaç anısı vardır bu şehirde. Kenar mahallerinde bıçkın delikanlı, parklarda olabildiğince çocuk... Kuyruğuna teneke bağlamıştır bulutların belki. Köşe bucak saklanmıştır yağmurdan. Rüzgârın peşinden yalınayak koşmuş yazık ki özgürlüğü yakalayamamıştır. Belki kendi Özgür’lüğünden bile olmuştur. Resim defterine gökkuşağı çizmemiştir hiç çünkü yeterince pastel boyası yoktur. Her renk hüzne sahiptir oysa… Eminim Tanrı da kazımıştır bir çınar ağacının kırgın gövdesine sevdiğinin adını. Çünkü aşkın anayurduydu İstanbul… Ve buradan ulaşılıyordu bütün hayal kırıklıklarına. O sıra ışık hızıyla varılacak aydınlıklar düşlüyordu belki de Şehir. Sokak lambalarının dizleri titriyordu üzerine yürüyen karanlık karşısında. Marmara Denizi boğazına kadar belaya batmışken, yakamozlar yasını tutuyordu Ay’ın. Balıkçılar denizkızı masalları okuyordu dalgalara. Rakı gırla! Martıları anmasa borçlu kalacağını biliyordu Anlatıcı. -ki martılardan başka da kimsesi yoktu içki sofralarına meze edebileceği. Düş’tü Şehir! Aylardan Kasım ve kış erken uyanmış uykusundan. Hızla başa sarıyor görüntüler… Beyoğlu’nun arka sokakları giriyor kadraja. Bir pencerenin izniyle konuk oluyoruz her gün el değiştiren iki benzer hayata. Hikâye başlasın…

Beyaz pelerinli bir akşamdı sanki Kadın. Saçları buz kırağından, yüzü kar tanelerinden yaratılmıştı belli ki. Gözleri maviyle yeşilin ortalık yerde sevişmesiydi. Kirpiklerini çoktan gömmüştü eski bakışmalar mezarlığına. Dudaklarına susmak eylemi nasıl da yakışırdı. Nasıl da yakışırdı tenine giyindiği masumiyet. Ruhu meslek icabı çırılçıplaktı. Asla ayırmazdı yalnızlığını yanından. Evcil hüzünler beslerdi yüreğinde. Diğer hemcinslerinin aksine kalp değil yürek taşırdı. Ezilmezdi büyüttüğü hislerin gölgesi altında. Hediyelik eşya dükkânlarının vazgeçilmeziydi ihanet kokusu sinmiş bedeni. Ne alırsan al bir peni(s). (Ah affedersiniz mazur görün kalemimin hayvanlığını.) Meyve aromalı kondomlar bulundururdu makyaj çantasında. Hayatı erotik sayılmazdı hatta trajik bile denilebilirdi. Asetonla tırnaklarını aklarken nice suçtan. Ojesi oluk oluk kanardı. Kırmızı! Avucuna sokmuyordu hatırlayacağı hiçbir dokunuşu. Yaralarına yenilerini eklemek istemiyordu. Göğsünde kravatlı bir sürüngenin abazan elleri dolaşmadığı sürece hep kızının fotoğrafını uyutuyordu koynunda. Adı Eylül’dü –ki her söylenişinde mutlaka dünyanın bir yerinde bir yaprak dalından kopardı. Kadın küçük Eylül’ü kendinden uzak takvimlere bırakıp, İstanbul piyasasına pazarlarken etini, herkesin bir fiyatı vardır sanıyordu Tanrı! Oysa satın alınmıyordu geçmiş ve değiş tokuş edilmiyordu yarınlar. Düş’tü Kadın! İnancını kaybettiği an…

Sabaha karşıydı Adam. Beyaz pelerinli akşamlardan kalmaydı belli ki. Saçlarını alizelerle taradığından, fırtınalar konaklardı yüzünde. Gözleri kahverengiydi, gözleri kahve telvesiydi. Her kadın bir defa dahi olsa rastlamıştı onun bakışlarına kırık fincanlarda. Kirpiklerinden irisine ulaşmak mümkündü. Dudaklarına yabancıydı sesler ve kınına zarar veriyordu keskin dili. Astarsız vücudu beş duyusuyla da küskündü. Ruhunda dikiş izleri… Protez tenlerle girdiği sevişmelerde yasak bölgeydi göğsü. Yüreğinin dokunulmazlığı sürüyordu çünkü. Oysa belden aşağısına vuruyordu hayat her fırsatta. Ayağındaki nasırların coğrafi dağılımına baktıkça yıllar önce koşuşturduğu uçurumları hatırlıyordu. Daha dün gibiydi sanki uçurtmalara savaş açtığı zamanlar... Marifetliydi gazete kâğıtlarından uçak yapmak konusunda. -ki tercih nedeniydi üçüncü sayfalar… Bitiyordu neticede bütün oyunlar. Yırtık çoraplarıyla gittiği misafirliklerde yoksulluğunu saklamaya çalışırdı ev sahibinden. Hiç çıkarmazdı üstünden deli gömleğini. Tanrıdan yana öksüzdü… Ne kadar kaçmayı denese de bırakmadı yakasını İstanbul. Suç oranıyla birlikte büyüdü. Kaç kez nezarete atıldı yalnızlıktan. Kaç kez yargılandı aşırı sevmekten. Kaç kez kelepçelendi intihara meyilli bilekleri. Tutuklandı şarkılarla kaç kez… İyi hali bozmadığından aşkla aynı gün içeriden çıktı. Mahkeme kararıyla ismini değiştirdi esaretinin. Özgürdü artık! Demir kapıyı araladı usulca. Hatları copla belirginleştirilmiş sırtına cefakâr valizini yüklenip tekrar yolunu tuttu, sürekli tekrar eden kaderinin. Nereye gidebilirdi insan geçmişine dönemiyorsa eğer. İstanbul ölüme komşuydu asırlardır. Düş’tü Adam! Kendinden bile sakınıyordu altıpatlarını. Mermilerini gözyaşlarıyla dezenfekte ediyordu. Seri olduğu söylenemezdi katilliğinin. İşini ağırdan alıyordu hatta… Tasarım harikası cinayetler planlıyordu defalarca etkisiz hale getirilmiş aklıyla. Çağrışımın mucizesi An içinde yolculuk… 2001 tarihli kartpostalların kış manzaraları gibi… İstiklâl Caddesi’nde beyaz pelerinli bir akşam. ‘Sevgili’ sıfatları heba edilmiş bir yüreğin aldığı intikam! Bakışmalar tetikliyordu rafa kaldırılmış hatıraları. Kadının gözleri maviyle yeşilin ortalık yerde sevişmesiydi. Adam altıpatlarını doğrulturken bir vakitler el süremediği tene, hiçbir kalemin kâğıda dökemeyeceği o kurşun sesi çınladı ufukta. Tesadüf müydü namlunun soğukluğu bilinmez…

Önce şehir
Sonra fahişe
Ve ardından katil
Düş’tüler kelimelerimden kendi içlerine…


İstiklâl Caddesi’nde bir Kadın bir Şehir ve bir Adam… Üçünün toplamından bir cinayet çıktı. Kaldırıma serildi Eylül’ün gülümseyen fotoğrafı… Göz göze geldi annesinin cesediyle. Azrail kötüye kullanıyordu yetkilerini. Tanrının maskesi düş’tü!

Özgür Gümüşsoy 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile


Kayıt Ol


Giriş Yap


Forum
edebiyat platformu
Şiir Atölyesi
yazarlar topluluğu
Türk Edebiyatı
şiir, deneme ve öyküler
Dünya Edebiyatı
şiir, deneme ve öyküler
Edebiyat Tarihi
duygu ve düşünce dizisi
Aforizmalar
özlü sözler, söylenenler
Felsefe
entelektüel faaliyet
Sosyoloji
toplum bilimi
Kitap
eleştirel makaleler
Sinema
tavsiyel metinler?!
Müzik
kulağıma gelenler
Tiyatro
perdenin arkasından